Yemekle Picasso tablosunu takas eden Türk: Fikret Mualla

Sizlere bir yanlış anlaşılma sonucu Türkiye’den Paris’e kaçmak zorunda kalan ve orada, Picasso gibi dünyanın en meşhur sanatçılarına adını duyuran bir ressamın hikayesini anlatacağım. Bu ressamın, zamanında bir metro bileti veya bir öğün yemek veya bir bardak içki için üç kuruşa elden çıkardığı resimler günümüzde yüz binlerce liraya alınıp satılıyor. Bu adam, Fransa’nın ücra bir köyünde, evsizlerle kaldığı bir odada, yanında kimse olmadan sessiz sedasız ve müthiş yalnız bir şekilde hayata veda eden Fikret Mualla’dan başkası değil. Gelin bu büyük sanatçının hayatına birlikte bakalım.

Japon turistlerin en büyük eğlencesi dondurma kornetinin patentinin yeni alındığı, “Alırsın Ford olursun lord”’da bahsedilen Ford’un fabrikasını yeni kurduğu 1903 yılında, Fikret Mualla Saygı, günümüzde şirin kafeleriyle bilinen Kadıköy’ün Moda semtinde dünyaya geldi.

Babası Ekrem Bey, Duyun-u Umumiye’de memurdu. Kız olmasını bekledikleri bebekleri nur topu gibi bir oğlan olunca, annesi çocuğuna iki cinsiyete de uygun olan Mualla ismini verdi. Mualla’nın başındaki Fikret’i ise meşhur şair Tevfik Fikret’i çok seven babası koydu.

İlkokulda Fenarbehçe’nin kurucularından olan dayısı Hikmet Topuzel’e hayran olduğundan top peşinde koşmaya çok meraklıydı. Fakat Galatasaray Lisesinde öğrenciyken yaptığı bir maç esnasında ayağına gelen bir çelme nedeniyle futbol kariyeri başlamadan bitti. Bu çelme nedeniyle aylarca evde yatması gerekti. Tedavisini bitirip ayağa kalkabildiğinde ise artık topaldı. Topallığı nedeniyle yaşadığı psikolojik sorunları ölümüne kadar maalesef aşamayacaktı.

Fikret Mualla lisede okurken, dünya, yüz milyonlarca insanın ölümüne neden olan İspanyol Gribiyle başa çıkmaya çalışıyordu. Okuldan gribi kapan Fikret, eve gelip bu hastalığı annesine bulaştırdı. Kendisi atlattı ama annesi o kadar şanslı değildi ve 35 yaşında hayatını kaybetti. Üstüne üstlük babası kısa bir süre sonra yeniden evlenince Fikret’in ayarları iyice bozuldu. Bir bunalımı sırasında babasına okkalı bir tokat atınca, alelacele İsviçre’ye mühendislik okumaya gönderildi. Fakat o mühendisliği beğenmedi, Babasının gönderdiği parayı arkadaşlarıyla yiyip içerek çok kısa zamanda tüketti. Alkole olan düşkünlüğü onun ölümüne kadar peşini bırakmayacak bir bela olacaktı.

İsviçre’deyken beş parasız kaldı ve artık mühendis değil ressam olmak istiyordu. Ona yardım eli Zurich başkonsolosu Rıza Bey’den geldi. Rıza Bey önce parasını çarçur eden Fikret’i sağlam bir fırçaladı, sonra da dayanamadı ona yardım etti. Berlin’de sanat eğitimi alabilmesi için Fikret’i Almanya’ya gönderdi. Fikret iyi bir öğrenci olduğundan hocası Arthur Kampf onun elinden tuttu ve atölyesinde çalışmasına izin verdi. Arthur Kampf ismi önemli. Bu adam istemeden, Fikret’in hayatını mahvedecek, onun şüpheci ve yarı deli olmasını tetikleyecek resmin sahibi. Neyse birazdan bu meseleyi uzun uzun anlatacağım.

Fikret 10 yıl sonra yeniden Türkiye’ye döndü. Tabi Türkiye bıraktığı gibi değildi. 1920’de İstanbul’dan ayrılırken ülke işgal edilmiş haldeydi, düşman askerleri sokaklarda cirit atıyordu. Şimdiyse Kurtuluş Savaşı kazanılmış, ülke düşman işgalinden büsbütün kurtarılmıştı. Dönünce Ayvalık’ta resim öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Fakat deli dolu ve kabına sığmaz bir kişiliğini burada da gösterdi. Okul müdürünü dövdü ve işten kovuldu. Sonrasındaysa eski okulu Galatasaray Lisesi’nde işe başladı. Ama bir gece gittiği bir gazinoda hesabı ödeyemeyince mekan sahibiyle kavga etti. Ve bu esnada yarı delirmiş bir halde masanın üzerine çıkarak tüm kıyafetlerini çıkardı. Olay duyulunca da “Siz beni kovamazsınız ben istifa ederim” gibisinden bir dilekçeyle Galatasaray’dan ayrıldı.

Günlerinin çoğu parasız, sarhoş ve derbeder bir şekilde geçiyordu. Sanatı iyi olmasına iyiydi fakat düzenli disiplinli bir yapıya sahip değildi.

Tam bu zamanlarda Fikret’in başına hayatını tümden değiştirecek bir bela açılır. Bir gün arkadaşları ile beraber Beyoğlu’nda dönemin sanatçılarının takıldığı bir mekana gider genç ressam. Çok sarhoş olduğu anda gözüne duvardaki bir resim takılır. Bu resim, Almanya’dan hocası Arthur Kampf’ın yaptığı bir Atatürk portresi. Fikret resmin yapılış stilini beğenmeyince başlar tabloya doğru elini kolunu sallayıp bağıra çağıra küfür etmeye. Atatürk’ün aşçısı Ekrem Muhittin, Fikret’in bu küfürlerini duyunca Atatürk’e hakaret edildiğini zannederek onu polise şikayet eder. Polis gelip Fikret Muallayı mekandan alır ve Galatasaray Karakolu’na götürür.Genç ressam, derdini anlatmaya fırsat bulamadan dayak yemeye başlar ve bayılınca nezarethaneye atılır. Fikret Mualla’nın imdadına ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu ve dönemin ünlü gazetecilerinden Fikret Adil yetişir. Alttan girip üstten çıkıp Fikret Muallanın deli olduğuna karakoldakileri ikna ederler. Dayaktan bayılan Fikret Mualla gözlerini açınca yanında arkadaşlarını görür ve onların eşliğinde Bakırköy Akıl hastanesine 9 ay yatmak üzere gider. Dayak yemek ve 9 ay akıl hastanesinde kalmak Fikret Mualla’nın iyice dengesini bozar.

Fikret çıktıktan çok kısa bir süre sonra babasını kaybetti. Polisti hastaneydi derken Fikret artık Paris’e giderek İstanbul’dan bir nevi kaçmak istiyordu. Fakat cebi tam takırdı, bilet dahi alacak parası yoktu. Tam bu zamanda ona hayatının tüm kritik anlarında sahip çıkacak olan ressam Abidin Dino, bir iş ayarladı.

Fikret kendisinden istenen resimleri hızlıca teslim edince yüklü miktarda para kazandı. Ve o an gelmişti. 1939 yılıydı, kendisini Fransa’ya götürecek trene binerken hüngür hüngür ağlıyordu. Deli gibi özleyeceği ve kavuşamadan öleceği İstanbul’dan sessizce ayrıldı.

Düşlediği Paris’e varınca paraları bir iki ayda yiyip içerek tüketti. Fikret Mualla şehrin merkezindeki bir çıkmaz sokağın sonundaki ince ve uzun bir binanın 6. Katında yaşıyordu. Küçük ve kirli olan bu odada hem resim yapıyor hem de yatıp kalkıyordu. Genelde yarı aç ve sarhoş gezen Fikret, sokaklara çıkıp resimler yapar, sonra da bunları satıp günü çevirmeye çalışırdı. Resimlerinin iyi olduğunun farkındaydı, ama yeteneklerini iyi pazarlamak konusunda pek iyi değildi. Önüne gelen fırsatları da sürekli es geçiyordu.

Picassoyla olan hikayesi buna en güzel örnek sanırım. Bir gün Fikret Mualla bir cafede otururken Picasso ve arkadaşları yan masaya oturur. Picasso’nun yanındakilerden birisi, Fikret’in de arkadaşıdır. Fikret’i orada görünce masasına davet ederek Picassoyla tanıştırır. Mualla, “Picasso mu ben onu tanımıyorum ki” diyince herkes şaşırır, Picasso da biraz bozulur. Ama Fikret Mualla ile sohbet etmekten keyif alan Picasso onu atölyesine davet eder. Atölyesindeki bir resmi Fikret’e hediye eder, karşılığında Fikret’in bir resmini alır. Fikret Mualla Picasso’nun atölyesinden çıktıktan sonra çok uzun zamandır hoşlandığı bir kız arkadaşıyla karşılaşır.Bu kız, Fikret’in elinde Picasso tablosunu görünce onu satın almak ister. Fikret vermek istemez. Ama kız alttan girip üstten çıkar ve sonunda 15 günlük yemek içki ve bir miktar para karşılığında Picasso’nun tablosunu satın alır. Ama Picasso’ya çok ayıp ettiğini de bildiğinden bir daha onun atölyesine adımını atmaz.

Peki akıllarda bir soru, Fikret’in sattığı Picasso tablosuna ne mi oldu? (On milyonlarca liraya bir müzayedede satıldı). İşte böyle.

Fikret Mualla zorlu bir yaşam kavgası veriyordu ve bu kavgada ona en iyi gelen şeylerden birisi evine gittiğinde kendisini karşılayan mektuplardı. Tek bir gün bile mektupsuz kalmaktan çok kokuttuğundan zaman zaman kendisine “Sevgili Fikretciğim” ile başlayan mektuplar bile yazardı.

Akıl hastanelerinde, sokaklarda, köprülerin altında sarhoş, bitkin geçen onlarca yıl nedeniyle Fikret oldukça yıpranmıştı ve artık yaşlanmıştı. Tam bu zamanlarda yardımına Madam Angles yetişti. Bu kadın Fikret’in değerini o yaşarken anlayan nadir insanlardandı ve ressamın son nefesine kadar ona sahip çıktı. Madam, Fikret’in kaldığı otelin ve de yediği yemeğin parasını ödüyordu.Bunun karşılığında da Fikret yaptığı tüm eserleri Madam Angles’e satıyordu. Madam Fikret Mualla’nın hem zihinsel hem de bedensel olarak yıprandığını görünce onu kocasının belediye başkanı olduğu 700 kişilik küçük bir köye yerleştirdi.1960’lı yıllara gelindiğinde Fikret’in karaciğeri ömrünü verdiği içki nedeniyle neredeyse iflas etmek üzereydi. Fakat buna rağmen resim yapmaya devam ediyordu.

Fikret bir gün ansızın rahatsızlandı. Hastanelerden nefret ediyordu ama köy doktorunun ısrarıyla güç bela hastaneye yatırıldı. Fakat yanında kimse yoktu, Madam Angles de şehir dışındaydı. Fikret hastaneden taburcu olunca kimsesizler yurduna sevk edildi. 1967 yılının sıcak bir temmuz gecesinde, yanında tek bir dostu veya bir sevdiği insan olmadan uyudu Fikret Mualla.

Tüm ömrü boyunca gazetelerini satır satır okuduğu, arkadaşlarının özlemiyle yanıp tutuştuğu, yemeklerinin tadını hiç unutamadığı ülkesinden binlerce kilometre uzakta ücra bir Fransa köyünde sessiz sedasız hayatını kaybetti. Yalnız ve sefil yaşamış, değeri bilinmemiş kimsesiz bir adam olan Fikret Mualla isminin dahi yazılı olmadığı bir mezarlığa gömüldü. 700 kişilik küçük köyde yaşayan bir kadın Fikret Mualla’nın kimsesizler mezarlığındaki kabrine elle yazdığı mezar taşını dikti. Ve ressam ancak ölümünden 7 yıl sonra İstanbul’da Karacaahmet mezarlığına defnedilebildi.

SON

--

--

omerdarbaz1@gmail.com

Love podcasts or audiobooks? Learn on the go with our new app.

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store